Ne belirliyor sizce seçimlerimizi? Birini 40 yıl tanıyıp alışamaz iken, bir başkasını 40 saniyede görüp nasıl bu kadar yakın hissediyoruz? İlk intiba çok önemli der dururuz. Peki nedir bu işin sırrı?
Biriyle karşılaştıktan sonra 90 saniye içerisinde onunla bu hayattaki yolculuğumuza karar vermiş oluyoruz aslında. Ya ilelebet bizimle olacak, ya kıyıda köşede bir yerler de kalacak, ya da bir daha asla yüzüne bile bakılmayacak. Bu hayatımızdaki her ilişki tipi için böyledir. İster arkadaş olalım, ister sevgili. Beyin alıştığı düzeni nerde görse tanıyor. Ve ister sağlıklı bir ilişki olsun ister zararlı, hiç fark etmiyor. İstemsiz bir şekilde kendini sürekli aynı tip ilişkilerin içinde bulurken ‘Neden hep aynı şeyleri yaşıyorum?’ sorusuyla mücadele ediyor. Peki nereden geliyor bu değirmenin suyu hadi bir bakalım..
Doğduğumuz ev gerçekten kaderimiz midir? Nasıl bir ailede yetiştiğimiz, annemizin sevgisi, babamızın ilgisi, birbirleriyle olan iletişimleri, kaç kardeş olduğumuz, her birimize nasıl davranıldığı, ne kadar korunup kollandığımız, sorumluluklarımız, yardıma ihtiyaçlarımız, arkadaşlıklarımız, okul hayatımız, veli toplantılarımız ve binlercesi.. Her birimiz dünyaya bembeyaz bir sayfa olarak doğarız. Yetiştirilen kişiler tarafından her gün, her saniye bu kağıtlara ilmek ilmek işleniriz. Sayfalar dolar taşar ve bir kitap haline geliriz. Edinilen alışkanlıklar, şahit olduğumuz ilişki tipleri, çevremizdeki yaklaşım şekilleri bizim kişiliğimizi belirler. Ne verilirse onu alırız, yani hanemize işleriz.
Bu hayatta tek başına varlığını sürdüremeyecek tek canlı insan yavrusudur. Bu sebeple zaten hayata muhtaç şekilde doğarız. En önce anneye muhtaç. Onun sevgisine, ilgisine, ihtiyaçlarımıza yanıt verme şekline göre hayata güven duymayı öğreniriz. Anne ile ne kadar güvenli bir sevgi bağı geliştirirsek bu dünyayı ve bu dünyadaki insanları da aynı bakış açısıyla görmeye başlarız. İnsanlara güvenle yaklaşırız, herkesten şüphe duymayan, sürekli kendiyle savaşmayan, hiçbir şeyini beğenmeyen, kendini iyi görmeyen, hep ezilen, çekinen, kıyıda köşede kalan olarak görmeyiz. Çünkü bu sevgiyi ve güveni annemiz bize doğduğumuz andan itibaren vermiştir. Ağlarken bizi bir köşede bırakmamış, kendi kendimize sakinleşmemizi beklememiş, sevgiyle bizi kucaklamış ve sakinleştirmenin bir yolunu bulmuşsa bu hayata kaygıyla, şüpheyle bakmamayı öğrenebilme şansını yakalamışız demektir.
Peki annemiz bize sevgiyi ve güveni öğretirken ne yapacak bu babalar? Size çok önemli bir bilgi vereyim mi? Anne hayata tutunmamızı, kendimize güvenmeyi, doğru şekilde sevmeyi öğretir. Biz kendimizi severiz, kendimize yeteriz, kendi kendimize iyiyizdir belki. Peki ya bir başkasıyla olan ilişkimizi ne belirler?
Sosyal iletişimimizi ve ilişkilerimizi babamızdan öğreniriz. Baba çocuğun sosyal benliğini yansıtmaktadır. Kiminle ilişki kuracağı, hayatına kimleri alacağı, onlarla nasıl anlaşacağı, konuşma ve davranış biçimi, bir başkasına olan ihtiyaçlarını belirler. Sürekli eleştiren bir baba ile büyümek çocuğun ömür boyu başkalarının onayına ihtiyaç duymasına yol açar. Her yaptığını başka bir bireyin beğenisini almak için, övülmek için, ilgi için yapar. Böylelikle kendini unutur, benliğini kaybeder, kendine yetemez ve bu yetersizlik duygusu onu bir çok hastalığa sürükler. Hayata hep şüphe ve kaygı ile bakar. Kimseye güvenemez, kendini teslim edemez, hep bir gözü arkada kalır. Nezaketi ve saygıyı öğrenemez, başkalarının haklarını ihlal eder, her şeyi kendinde hak başkasında suç görür. Kendini yere göre sığdıramaz ve kaybolur. Etrafındakiler onu narsist ya da antisosyal olmakla suçlar ama nasıl bir hayattan geldiğini bilemez. Bu tipteki bir kişi sürekli onu övecek, yükseltecek birini arar. Öyle kendine odaklanır ki karşısındakini unutur ve onu sömürmeye başlar. Muhtemelen karşısındaki kişi de bağımlı ilişki yaşamaya müsait çekinik yapıda birisi olur. Manipülasyona müsait, partneri olmadan kendini bir türlü tamamlanmış hissetmeyen, yalnızlığa tahammülü olmayan, hep bir başkasına ihtiyaç duyan, kendi kararlarını alamayan, hep kendinden veren kurban rolündeki kişi.. Çünkü oda ailesinden bunu öğrenir. Baskı altında, beğenilmeyen, yeterince destek görmeyen, tek başına karar almasına müsade edilmeyen, bağımsızlaşamayan, bireyselleşemeyen bir insan haline dönüşür. Kadın ailesinden ne gördüyse benzer tipteki adamları kendine çeker. Adam ise ailesinde hangi eksiklikleri yaşadıysa onu tamamlayacak bir kadına ihtiyaç duyar.
İlişki tiplerinden yalnızca birini örnekledik. Burdan anlayacağımız çocuk işte, o anlamaz, duymaz, görmez deyip geçmemek gerekir. Çatalı nasıl tuttuğumuzdan, eşimize nasıl hitap ettiğimize kadar çocuk gözlemler, kopyalar. İster doğru ister yanlış, çocuk bu hayattaki en sevdiklerini kopyalar. Bu çocuk neden böyle oldu deriz ya hani, tüm cevaplar bizde saklıdır. Biz ne isek çocuk onu yansıtır. Neyi eksik bırakırsak, çocuk hayatını onu arayarak geçirir. Günün sonunda ailelerin çocuğuna hissettirdiği her değersizliğin bedelini, bir başka ailenin çocuğu öder. Bu nedenle çocuğumuz yalnızca ona ya da kendimize karşı olan bir sorumluluk değildir. Çocuğumuz tüm dünyaya olan sorumluluğumuzdur.
