Datça’nın bir kıyısında, küçük bir koy. Gizli saklı, çok özel, sadece bilenlerin gittiği bir kıyı değil. Çok kişi bilir, yılın her zamanı -mevsimine göre- kumların üzerinde küçük ateşler yakan, güneşlenen, ufka bakan, bekleyen, bir şeyleri hatırlamaya, bir şeyleri unutmaya çalışan, uyuyan insanlar; ağlayan, çukur kazan, uyuklayan çocuklar vardır.
Bu kıyının az ötesinde küçük bir adacık var. Öyle ki bir noktadan bu adaya yürüyerek geçmek mümkün. (yolun yarısında birkaç kulaç atmak zorunda kalacaksınız, bunu saymazsak.)
Bu yürüyüş yolunda, adayı sağıma alıp karşıdaki irili ufaklı, dağınık görünen ama kendi içinde bir uyumu olan yapılara yüzümü dönüyorum.
Bu yapıların aralarında bu uyumu sağlamanın sırrı elbette mimari sanatında gizli. Biz bu sanattan anlamayan insanlar olarak bu uyumu hissediyor ve bu binaları beğeniyoruz. İyi sanatın üzerimizde böyle bir etkisi var.
Herhangi bir teorik birikime sahip olmaksızın sezgilerimiz bize iyi sanatı hissettiriyor ve ondan bir lezzet alabiliyoruz.
Bu yapılara doğru yürüdükçe, onların önünde güneşten teni parlayan insanlar artık daha da seçilir oluyor. Ötede solumda küçük yelkenlilerin yelkenini havaya dikmiş, onları beyaz kelebek kanatları gibi çırparak denize hazırlayan çocuklar, gençler var.
Onlara biraz baktıktan sonra sağa dönüp, biraz geride kalan adaya bakıyorum. Artık önümde derin bir deniz, ayağımı bastığım noktadan yürüyerek gidemeyeceğim ama oldukça yakın bir ada var. Bir adım atıp suya parmaklarımı değdiriyorum. Tatlı bir serinlik. Burada su, Datça’nın bir çok kıyısındakinden daha soğuktur.
Bir adım, bir adım daha.. Su belimde. Güneş karşımda. Ürperti tüm bedenime yayılıyor.
Saçlarımda duran deniz gözlüğümü gözlerime indirip, ansızın kendimi suya bırakıyorum. Gözlerim dipte. Pas ve yosun kaplı zincir parçaları, biçimli kesilmiş taşlar, tek tük deniz kabukları, ve zemini örten çakıllar. Suyu berrak kılan, ona güzellik katan taşlar. Ve çok az balık.
Birkaç kulaç sonra derinlik artık 2 metreye ulaşıyor. Burası biraz ani derinleşen bir kıyı. Kulaç attıkça dipteki ayrıntılar silikleşiyor. Belli belirsiz akıntı beni adaya yürüyerek geçilebilen noktaya doğru itiyor. Birkaç dakika sonra hafif bir yorgunluk.
Sırtüstü dönüyorum.
Kıyı, küçük çantam ve mavi portatif sandalyem uzakta artık. Sırtüstü döndüğümde bulutsuz gökyüzü gözlerimi kamaştırıyor. Gözlerim gökyüzünde olmasına rağmen sağımda parlayan beyaz yapıları görüyorum. Onları referans alarak yüzmeye devam ediyorum. Bu şekilde ancak doğru bir çizgi üzerinde gidebilirim.
Fakat buna rağmen yönümü kaybediyorum ve biraz kafamı kaldırdığımda görüyorum ki, 45 derece kadar sola dönmüşüm. Artık akıntının da yardımıyla yürüyerek geçilen bölgeye doğru kararlılıkla ilerliyorum.
Tekrar yönümü çeviriyorum. Böyle daha rahat nefes alıyorum ama daha yavaşım. Acelem yok. Arada bir başımı kaldırarak yönümün sağlamasını yapıyorum. Küçük sapmaları düzelterek, Adaya doğru ilerliyorum. Çok az kaldı.
Tekrar yüzüstü dönüyorum. Birkaç kulaç sonra adadayım.
Kayalıklara dokunuyorum, kendimi çekip üzerlerine çıkıyorum. Gözlüğüm tekrar saçlarıma doğru kaydırıyorum. Yüzüm kıyıya dönük. Kıyıdaki renkler grileşmiş. Sandalyemi arıyorum gözlerimle. Birkaç sandalye daha var. Onların etrafında insanlar, sandalyelerden biri yalnız. Geliş yönüm tahminimden daha farklı olmuş. Bu yüzden sandalyemi de aradığım noktadan epey sağda bir yerde bulabildim.
Bu kayalıkların hemen arkasında küçük, havuzumsu bir alan var. Oraya dönüyorum. Fakat bu havuzdaki su dalgalanıyor.
Eğer etrafı tamamen kapalıysa bu su neden dalgalı? Bir gariplik var. Yaz sonundayız, Fakat güneş halen tatlı tatlı ısıtıyor. Onun rehavetine kapılmadan gözlüğümü takıp bu küçük havuza dalıveriyorum. 4-5 kulaçta bir ucundan diğerine ulaşıyorum. İçinde birkaç tur atıyorum, Kenarlarındaki kayalıklara küçük darbeler indiren bu dalgaları var eden akıntı, rüzgar, her neyse onu anlamaya çalışıyorum.
Kayalıkların en pürüzsüz olanına sırtımı yaslayıp gözlerimi bu havuzda gezdiriyorum. 3 metre ilerimde, biraz solda dipten bir pırıltı geliyor. Hemen tekrar dalıyorum. Kayalıkların altında geçit gibi bir boşluk var.
O boşluktan geçersem, az önce yüzüp bu küçük adaya ulaştığım sulara çıkacağım. Bu havuzu dalgalandıran da bu boşluktan buraya sızan akıntıymış. Bu akıntıyla birlikte bu havuza giren irili ufaklı, renkli balıklar etrafa kaçışıyor. Oradan geçmek istemiyorum, tehlikeli görünüyor. Gerek yok.
Tekrar kayalıklara çıkıyorum. Gözlüğümü çıkarıp gözlerimi kısarak, kıyıda sandalyemi arıyorum. Kayalıklardan atlayıp kulaç atmaya başlıyorum.
İlerledikce etrafımdaki balıklar azalıyor. Suyun turkuaz rengi griye kayıyor. Yine bir süre sırtüstü, bir süre yüzüstü devam ediyorum. Dönüşüm daha hızlı oldu gibi. Spor saatim çantada kaldı, dakika tutamadım. Olsun. Kıyıya vardım. Mavi sandalyeme yaklaşıp, çantamdan havlumu alıp sandalyeye seriyorum ve kendimi üzerine bırakıyorum. Ada karşımda. Küçük havuz buradan seçilmiyor.
Ellerim yerde, çakıllar sıcak.
Güneş sağımda. İnsanlar küçük silüetler halinde, kıyıdan adaya uzanan yol üzerinde dikkatle yürüyor. Bir ayin gibi bu. Suyun en sığ olduğu bu kısım, altın bir yol gibi parıldıyor.
İnsanların arasında tek tük çocuklar da var. Solda uzakta beyaz kelebek kanatları gibi yelkenler salınıp duruyor.
Adaya yürüyenler arasında bir baba, elinden tuttuğu oğlunu omuzlarına aldı. Her adımda biraz daha suya gömüldü. Artık adam görünmüyor. Sadece suyun üzerinde çocuğun küçük bir bilya gibi parlayan kafası ve omuzları var.
Birkaç adım sonra adamın kafası ve omuzları da suyun yüzeyinde.
Peşinden başkaları.
Yürüyüş yolunun ortalarında birkaç kulaç atıp ilerleyip tekrar yürüyen insanlar.
Çocuklar.
Adanın benim karşımdaki cephesindeki bu küçük havuzdan haberleri yok. ama biraz yürüyerek oraya ulaşabilirler.
Beyaz kelebek gibi yelkenler, paslı yosunlu zincirler.
Gözlerim kapanıyor. Hafif ürperiyorum.
Bir akşam üzerine böylece kavuşuyoruz.
Güneşin altın bir çizgi çektiği yürüyüş yolunda artık sadece 2 kişi kalmış. Onlar da az sonra kıyıda olacak ve bu altın çizginin arkasında güneş batacak.
