Bir yıl sonra ilk kez bisikletimle yoldayım. Bütün yılımın spor hikayesi bisikletten kaçmaktan ibaret; koşmak, yüzmek, nadiren yürümek.. Fakat bisiklet hep kafamı meşgul eden bir soru olarak kaldı. Merdivene dayalı halde duruyor. Sadece geçen aylarda kedi bisiklete sürtündüğü zaman kuyruğuna yağ bulaştı ve bisikleti ters çevirdim. Tek hareketi bu oldu. Selesinin altında kim bilir ne zamanki sürüşümden kalma çamur izleri. Yıllar içinde perişan olmuş gidon bandını yeniledim. Geçen yıl da çok yoğun sürmememe rağmen, her nasıl olduysa yerinden çıkıp kaybolan vites kolunu tekrar aldım fakat yerine takmadım. Bu tür ufak motivasyon girişimleri eskiden çok işe yarardı. Basit bir zincir yağlama işi bile beni uzun bir bisiklet turuna çıkarmaya yetiyordu.
Bu kez olmadı. Ve öğrendim ki bunun gibi kendimi kandırmaya yönelik küçük oyunlar artık işe yaramıyor. Bununla birlikte, “bugün bisiklete çıkayım” demek yeterli oldu. Bu 40 üstü yaşların getirdiği yeni bir durum olsa gerek.
Eksik vites kolumu yerine takmadım. Onsuz da sürebilirim. Giyiniyorum, mataramı dolduruyorum. Lastiklerimi şişiriyorum. Bisikletim tozlanmış. Özensizce tozunu alıyorum. Ayakkabılarımı giyip yola çıkıyorum. Pedallardan gelen kilit seslerinin peşinden o tanıdık his hemen içimde. Koku hafızasına benzer bir duygu. Yoldan gelen küçük titreşimler, frenlerden gelen hafif ıslık sesi, zincirden gelen tatlı şıkırtı, havadaki odun dumanı-ıslak çimen kokusu karışımı. Tümünün toplamı hoşgeldin diyen bir duyguya dönüşüyor ve son bisiklete bindiğim günle bugün arasındaki o sayısız günü siliyor.
Her şey çok tanıdık. Hafiften ısınmaya başladım bile. Sanki dün sürmüşüm gibi iyi hissediyorum ama biliyorum ki bu duygu çok sahte. Buna kapılıp enerjimi hızla tüketirsem kısa süre sonra dönmek zorunda kalacağım. O yüzden düzlük ve inişlerde pedal çevirmiyor, hafif yokuşlarda hızımı düşürüyorum. Gözüm sürekli nabzımda. Biraz hızlı yükseliyor ama onu kontrol edebilirim.
Farkediyorum ki yine eski alışkanlıklarım su yüzüne çıkıyor. Neyin acelesi bu? Yavaşla, sakin sakin devam et. Derin bir nefes alıyorum. Sanki yeni bir sayfa açılmışcasına bir duygu. Bacaklarımda tatlı yanmalar, sızlamalar. İlk ter damlaları alnımda. Nabzımı biraz aşağı çekebildim sanırım.
Önümde 10 kilometre kadar yokuşsuz bir yol var. Rüzgar da oldukça sakin ve benden yana. Ama bir süre sonra sıkıcı gelmeye başlıyor. Kulaklığımda The Veils’den birkaç şarkı dönüp duruyor, peş peşe. Dinlediğim müzikler sürüşüme pek etki etmiyor. Bisiklet üstünde ve koşarken hep müzik dinlerim ve tanıdığım diğer sporcuların aksine, spor playlistimde hızlı müzikler olmadı hiç bir zaman. O gün iyi hissediyorsam daha iyi koşuyorum, daha iyi sürüyorum..
Tekerleğimin altındaki soğuk asfalt yoğun titreşimler yaratıyor. Ege yollarının karakteristik dokusu bu. Yavaş yavaş tüm yollar sıcak asfalta dönüyor. Ucuz bir nostalji edebiyatı yapmak istemiyorum ama, daha konforsuz olmasına rağmen soğuk asfalt olarak kalmasını tercih ederdim bu yolların.
Neden tercih edildiğine dair birkaç söylenti duymuştum; üzerindeki ince mıcır tabakası sıcakta asfaltın erimesini engeller deniyor fakat yaz sürüşlerimde lastiklerimin ağdaya dönmüş asfalta yapıştığı çok olmuştur. Başka bir tez de su kaynaklarının kıtlığıyla ilgiliydi. Fazla akarsu bulunmayan bölgelerde, buharlaşmanın daha az olması için soğuk asfalt kullanıldığını duymuştum, bir ocak günü, ormandan topladığı mantarları közlerken bir yandan mantarsız bir köpeköldüren şişesini kafasına dikmekte olan bir köylüden. Tabii ki inandırıcı değildi ve sebep maliyetten başka bir şey değil.
Soğuk asfalt üzerinde uzun vakitler sürünce ellerim uyuşuyor. Bu arada mataramdaki su azaldı. Buralarda birkaç kilometrede bir çeşmeler görmek mümkün. Yazın çoğu kuruyor fakat yağmurların yeni başladığı bu günlerde hepsi tatlı şıkırtılarla akıyor. Çok gerekmemesine rağmen birinde duruyorum.
Ellerimdeki uyuşmalar geçene kadar su sesini dinleyerek çeşmenin yanında oturuyorum. Kenardan aşağı uzanan bir patika var. Tekerlek izleriyle ehlileşmiş. Bisikletim pek o dünyalara ait olmamasına rağmen bu patikadan girmeye karar veriyorum.
Aşağı doğru hafif bir eğimle uzanıyor. Buralarda girdiğiniz her patika sizi büyük olasılıkla denize kavuşturur. Öyle de oluyor. Ön tekerleğimi taşlara, çukurlara denk getirmeme çabama rağmen sarsıntılı geçen birkaç kilometrelik sürüşten sonra küçük bir koydayım.
Bisikletimi yumuşak bir zemine deviriyorum, ayakkabılarımı çıkarıyorum. Çakılların üzerinden denize yaklaşıyorum. Kulaklığımda bu kez Tindersticks’ten “Pinky in the Daylight” var. Karşımda gri bir leke halinde uzanan uzak adaya bakıyorum bir süre. Ayaklarım suya değiyor, deniz artık soğuk. Yüzmek bu mevsimlerde Ege sakinleri için, kışın da denize girebiliyor olmanın verdiği gurura hizmet eden zorlu bir aktivite.
Dalgaların ıslatamadığı bir kayaya oturup şarkının sonuna dek adaya, bulutların arkasındaki güneşe, çakıllara, tek tük deniz kestanelerine bakıyorum.
Arkamdan eski bir araba geçiyor, el sallıyor içindekiler. Karşılık veriyorum.
Kalkıp bisikletimin yanına yürüyorum. Ayaklarımın altındaki kumları temizleyip, ayakkabılarımı giyip yola dönüyorum.
Deniz arkamda, artık yokuş çıkıyorum. Müziği kapattım, kulaklıklarım cebimde.
Dönüş yolunu müziksiz, bisikletimden gelen zincir seslerini, rüzgarı dinleyerek geçireceğim.
Karşıdan iki bisikletli geliyor, selamlaşıyoruz. Şaşırıyorum, burada pek bisikletçiyle karşılaşmak mümkün olmuyor.
Yine geçici olduğundan emin olduğum, yalancı bir motivasyon var içimde. “Artık daha sık bineceğim” diyorum ama öyle olmayacak…
