Livaneli`nin Kaleminden Abdülhamid`e Farklı Bir Bakış: “Kaplanın Sırtında”
“Tir-i Müjgân adı ile anılan Kafkasyalı bahtsız kızın yetim oğlu hanedanın reisiydi artık, bütün rakiplerini elemişti. Eğer cennet mekân annesi yaşasaydı “Valide Sultan” olacaktı.” Ama o annesi varken bile annesizdi. Hastalığı yavrusuna bulaşmasın diye küçük Abdülhamid`i annesine yaklaştırmazlardı. On yaşındayken annesini bu sarayda kaybetmişti. Sevmezdi Beylerbeyi Saray`ını bu yüzden. Değil miydi ki O annesinden ayrı bırakıldığı yer?
“1867 yılında, en mutlu günlerini yaşıyordu. Diğer şehzadelerin aklında bir gün tahta geçmek vardı ama onun aklına bile gelmiyordu böyle bir şey. Özellikle iki yaş büyük biraderi Murad`ın bu işi çok ciddiye aldığı belliydi. O sırada kendisi Rum Sarraf Zarifi`nin tavsiyelerini dinleyerek yatırım yapıyor, müthiş para kazanıyordu. O kadar ki, hiç beklemediği anda tahta çıktığında büyük bir servet sahibiydi. Saltanat bahşişini bile kendi kesesinden dağıtmış, devlete yük olmamıştı.”Abdülhamid dokuzuncusırada bir şehzadeydi. Kaderinde taht olmadığını düşünüyordu. Bu yüzden kendini ticarete vermişti. Buğday ekerdi, koyun beslerdi, süt satardı, hisse senetleri ve tahville meşgul olurdu. İyi birde zanaatkârdı. Saraydan üç ayda bir gelen şehzade maaşının çoğunu tasarruf edip, ticarete yatırırdı. “Her insan kendi seçmediği bir ailede, seçmediği bir kaderle dünyaya gelir.” Abdülhamid düşünmese de kaderinde cihan imparatoru olmak vardı.
“Şimdi kaplanın sırtındaydı. Kaplanla yaşamanın tek koşulu onun efendisi olmaktır; ya efendisindir ya kurban.”Kendinden önce tahta geçen padişahların başına neler geldiğini çok iyi biliyordu Sultan Abdülhamid. Biraderi V. Murad tahta geçtikten kısa bir süre sonra ölüm korkusu ile aklını oynatmıştı. Amcası Abdülaziz odasında bilekleri kesilmiş halde bulunmuş, tırnak makası ile intihar süsü verilmişti. Aynı şeyler onunda başına da gelebilirdi.“Gece ve gündüz ölüm nereden gelecek, hangi tarzda saldıracak, hançer mi, zehir mi, kurşun mu yoksa ibrişimle boğulmak mı? Bilemezsin. Saray koridorlarında neler konuşuluyor, hangi cinayet planları kulaktan kulağa fısıldanıyor, gece yattığım yataktan sabah kalkabilecek miyim, Cuma selamlığına gittiğinde kim bomba patlatacak? Otuz üç yıl boyunca bu düşünceler beni boğdu, yıprattı, sinirlerimi bozdu.” Bu vesveseler yüzünden kendini ve ailesini Yıldız Sarayına hapsetmişti. Ölüm korkusu onun Vehm-i Hümayun olarak anılmasına neden olmuştu.
“Aslında hükümdar tahtının esiridir, kölesidir.” Hiç hayal etmediği tahta geçtikten sonra ondan vazgeçemez olmuştu. Kardeşi Murad iyileşmeye başlamıştı. Biliyordu ki kardeşi taht için kendisinden daha liyakatliydi. Kardeşini Çırağan Sarayı`na hapis etmişti. Sarayın çatısında birini dolaştırıyor Murad iyice aklını oynattı haberini yayıyordu.
“Şeyhülislam`dan hal fetvası almışlar. İslam’a zarar veriyor Müslümanları birbirine katlettiriyor, şer` i kitapları yasaklıyor gibi…” Yanına en asillerin bile el etek öperek girdiği yeryüzünün halifesini ihtilalciler tahtından zorla indirdi. Eski padişah ve imparatorluk ailesi bir gece yarısı apar topar bindirildikleri trenle Selanik`e Alatini Köşkü`ne götürüldüler. Burası esaret ve sürgün yıllarının başladığı şehirdi Abdülhamid için.
“Tek istediğimiz Osmanlı’nın da Avrupa gibi olmasıydı, ilme fenne dayalı olarak kalkınmasıydı. Ama siz bu yolda çalışacağınıza, bizlerin peşine hafiyeler takıp ses çıkarını hapse tıktınız, zulmettiniz.” Eski padişaha serzenişte bulundu Doktor Ali Muhsin Bey. “Haklısınız ama bizim memlekette şeriatı aşmak kolay değildir. Şeyhülislamlar, hocalar, müderrisler, tarikatlar, şeyhler öylesine güçlüdür ki padişah nefes alıp da istediği şeyleri yapamaz. Zaten devleti padişah yönetmez, devlet adamları yönetir. Onlar iyiyse sana iyi derler, kötüyse kötü. Benim ne kadar samimi Müslüman olduğuma şahitsiniz ama beni bile İslam düşmanı diye yaftalayarak tahttan indirmediler mi?” O dönemde Mehmet Akif gibi geleneğe bağlı bir şair bile Padişah hakkında ağır dizeler yazıyor ona “Kızıl Kâfir, Yıldız`daki Baykuş, İblisin Ruhu” diyordu. “Beni yanlış tanıyorsunuz. Daha doğrusu hem size hem de Avrupa`ya beni yanlış tanıttılar. Kan içici zalim olarak gösterdiler. Çünkü imparatorluğu parçalamak için böyle yapmaları gerekiyordu. İnsanlar benden bahsederken neyi unuttular biliyor musunuz? Benim de bir insan olduğumu. Bir aile babası, gülen, hastalanan, neşelenen bir insan olduğumu. İnsan değil sadece iktidarı gördüler.” Doktor padişahın bu söylemleri üzerine eski padişah hakkında bir araştırma yaptı. “İstanbul`daki Amerikan Büyükelçisi Tirel 1897`de New York Times gazetesine ve bazı Amerikan dergilerine onu, “Avrupa`da tanıdığım en entelektüel adam” diye övüyor, Rus Çar’ının onun yanında Doğulu kaldığını söylüyor ve “Tam bir Batılı” diyordu. Yabancı kaynakların entelektüel olarak anlattığı Abdülhamid halkı tarafından cahil ve bir katil olarak nasıl görülüyordu.” Doktor okudukları karşısında hayrete düştü.
Abdülhamid halkının onu yanlış tanıdığını ve dünyaya da yanlış tanıtıldığını düşünüyordu. Hatıralarını yazmak istiyordu. Tamda istediği oldu. Kendisine özel doktor olarak tahsis edilen Atıf Hüseyin Bey kendisine sorular sordu bunları gece küçük notlara kaydetti ve ocağın bacasına sakladı. “Böylece eski hükümdarla Doktor `un arasında sözü edilmeyen gizli bir anlaşma yapılmış oldu. Anılar tarihe geçecekti.” Ali Muhsin Bey Abdülhamid ile konuştukça onu daha yakından tanımaya başladı. Vaktini nasıl geçirdiğini, izlediği siyaseti, kadınlar hakkındaki düşüncelerini kayda geçirdi. “Ben okumadan yaşayamam. Zeki adamın kaba kuvvetle, idamla, savaşla işi olmazdı. Şiddet kullanmak ancak kıt zekâlılara özgü bir durumdu. Avrupa’da, Rusya’da kadın bir kıymettir ve hayatın içindedir. Erkeklerle birlikte milleti oluşturuyorlar. Bizde ise kadın kafes arkasındadır. Yani biz yarım bir nüfusa sahibiz. En önce halletmemiz gereken konu budur. Bir insanı tanımak bir imparatorluğu tanımakmış.“ diye içinden geçirdi sürgün padişahın sürgün yıllarındaki doktoru Atıf Hüseyin Bey.
“Adam sanki Padişah kimliğinden sıyrılmış, geleneksel Türk evlerinde köşede oturan, eli tespihli, başı takkeli, ahiretine hazırlanmak için ağzından mırıl mırıl dua eksik olmayan, bazen huysuz bazen tatlı, sakallı bir dedeye benzemişti. Neredeyse kendi dedesini görüyordu karşısında.” Otuz üç yıl boyunca verdiği mücadelenin heba olduğunu, toprakların tek tek elden çıktığını bilmiyordu. “Batmak üzere olan gemide, suların yükselmeye başladığı koridora açılan kamarasına kapatıldığı için hiçbir şeyin farkında olmayan zavallı eski bir kaptan gibiydi”Sultan Abdülhamid.
Ölüm korkusu bir imparatorun çöküşü olmuştu. Hiç sefere çıkmamış, savaş meydanında bulunmamış bir sultandı, dedeleri gibi değildi. Korktuğu şey sonunda kendisini yakalamıştı. “Ne garip, yanımda suikast bombaları patlar, insan ve hayvan parçaları havaya savrulurken soğukkanlılığımı koruyabiliyorum, hatta arabayı bizzat kullanıp çevremdekileri yatıştırabilecek kadar kendime hâkim oluyorum ama geceleri yalnız kaldığımda, karanlık bir odada üzerime çullanacak ölüm düşüncesi göğsümü sıkıştırıyor. Ölecek miydi yoksa ölüyor muydu, ölüyor muydu, ölüyor muydu; nihayet gelmiş miydi o an? Ben artık ölümün ayak seslerini duyan bir insanım.”
Yine oradaydı, sevmediği, kendisine buz gibi gelen Beylerbeyi Sarayında. Kendisini annesinden ayırdıkları saray… Şimdide hürriyetinden ayırmıştı bu saray onu. “Demek ki şah da olsan padişah da olsan öksüzlük boynundan düşmüyordu. Annem ölmeseydi bunlar başıma gelmezdi, diye düşündü. Son ihtilal bile. Şu dar-ı dünyada en zor şey annesizlik.”
Okurlara, eseri Abdülhamid’e dair herhangi bir olumlu ya da olumsuz ön yargı olmadan okumalarını tavsiye ederim. “Kaplanın Sırtında” okurlarına son dönemin en çok konuşulan padişahlarından biri olan Abdülhamid’i yeni baştan tanıma, Sultan`ın hayatına farklı bir perspektiften bakma şansı verecektir. Eser, Abdülhamid’in yanı sıra İstibdat Devri, İttihat ve Terakki, Osmanlı’nın son dönemleri, dönemde uygulanan politikalar gibi birçok konuya dair bilgi veriyor. Bana göre eser insanda tarih merakı uyandırıyor. Kitabın beni en çok etkileyen yönüyse Sayın Livaneli`nin tarihi bilgiler verirken Abdülhamid’in yaşamı boyunca birçok rolü olmasının yanında onun bir insan olduğu üzerinde durması. Böylelikle eseri okurken empati kurabiliyor yaşadığı dönemi ve Abdülhamid’i daha iyi analiz edebiliyorsunuz. Aslında her insanın başlangıç ve bitiş noktasının aynı olduğunu görüyorsunuz. “Şah da padişah da çıplak doğar, çıplak ölür.”
Bence “Kaplanın Sırtında” mutlaka okunması gereken bir eser. Ben okurken ve kitap bittikten sonra kitabın içinden uzun süre çıkamadım. Bir insanı tanımak bir devri tanımakmış.
